ŞEHİRLERİ BÜYÜTTÜK, ANADOLU’YU UNUTTUK
İstanbul başta olmak üzere büyükşehirler nüfus ve altyapı yükü altında zorlanırken, çözüm Anadolu’yu yeniden üretim, istihdam ve yaşam merkezi hâline getirmekten geçiyor. Anadolu’yu yeniden üretim ve yaşam merkezi hâline getirmek şart.
Türkiye’de yaşanan her deprem, sel ve doğal afetin ardından benzer manzaralarla karşılaşıyoruz. Sular altında kalan caddeler, çöken yollar, zarar gören binalar ve çaresizlik içerisinde bekleyen insanlar…
Afetlerin ağır sonuçlar doğurmasının nedenleri arasında yanlış yapılaşma, yetersiz denetim ve altyapı eksiklikleri bulunuyor. Ancak bütün bunları derinleştiren önemli bir sorun daha var: Şehirlerimizin plansız büyümesi ve nüfusun belirli merkezlerde yoğunlaşması.
Bugün İstanbul başta olmak üzere Ankara, İzmir, Bursa ve Kocaeli gibi şehirlerimiz giderek artan nüfusun baskısı altında. Ulaşım, kanalizasyon, içme suyu, enerji ve diğer altyapı sistemleri bu yoğunluğa yetişmekte zorlanıyor.
Bir tarafta sürekli genişleyen büyükşehirler, diğer tarafta nüfusunu kaybeden Anadolu…
Bu dengesizlik artık yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda çevresel ve toplumsal bir mesele hâline gelmiştir.
İSTANBUL’UN YÜKÜNÜ HAFİFLETMELİYİZ
İstanbul daha ne kadar büyüyecek?
Sanayinin, ticaretin, yatırımların ve istihdamın önemli bir bölümü belirli şehirlerde toplandıkça göç de kaçınılmaz oluyor.
İnsanlar çoğu zaman doğdukları toprakları isteyerek değil, geçimlerini sağlayabilecekleri imkânları bulamadıkları için terk ediyor.
Oysa nüfus yoğunluğunun sürekli artması, yeni yollar ve binalar yapılmasıyla çözülebilecek bir sorun değildir.
Şehirlerin doğal kaynakları, ulaşım ağı ve altyapı kapasitesi sınırsız değildir.
Artık İstanbul’a daha fazla nüfus çekmenin değil, İstanbul’a göçü zorunlu kılan ekonomik şartları değiştirmenin yollarını aramalıyız.
Bunun yolu da Anadolu’da istihdamı, üretimi ve yaşam kalitesini artırmaktan geçiyor.
KÜÇÜK YERLEŞİMLER, GÜÇLÜ YAŞAM ALANLARI
Türkiye’nin kalkınma politikalarında köyler, kasabalar ve küçük ilçeler yeniden öncelik kazanmalıdır.
Özellikle 5 bin ile 10 bin nüfuslu, bölgenin ihtiyaçlarına göre planlanmış yerleşim merkezleri oluşturulabilir.
Bu merkezlerde sağlık hizmetleri, nitelikli eğitim, hızlı internet, sosyal alanlar, ulaşım ve istihdam imkânları birlikte düşünülmelidir.
Amaç her köyü büyütmek veya yeni beton alanlar oluşturmak değil, mevcut yerleşimlerin yaşam standartlarını yükseltmektir.
İnsanlar küçük yerleşimlerde yaşarken büyükşehirlerdeki temel hizmetlere erişebilmelidir.
Böylece nüfusun ülke geneline daha dengeli dağılması sağlanabilir.
HER BÖLGENİN POTANSİYELİNE UYGUN YATIRIM
Anadolu’yu kalkındırmanın yolu her ile aynı fabrikayı kurmaktan geçmez. Yatırımlar coğrafi şartlara, iklime, ham madde kaynaklarına, iş gücüne ve ulaşım imkânlarına göre belirlenmelidir.
Doğu Anadolu’da Erzurum, Kars, Ardahan ve Ağrı gibi geniş mera alanlarına sahip illerde hayvancılık öncelikli olmalıdır. Et ve süt işleme tesisleri, yem fabrikaları, soğuk hava depoları ve modern besicilik işletmeleri desteklenmelidir.
Güneydoğu Anadolu’da tarımsal üretim, gıda sanayisi ve sulama teknolojileri geliştirilirken su kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı esas alınmalıdır.
İç Anadolu’da kuraklığa dayanıklı tarım, tarım makineleri, gıda işleme ve yenilenebilir enerji yatırımları öne çıkarılmalıdır.
Karadeniz’de çay, fındık, su ürünleri ve bölgeye uygun tarımsal sanayi desteklenmeli; heyelan riski taşıyan alanlar yapılaşmadan korunmalıdır.
Ege ve Akdeniz’de katma değeri yüksek tarımsal üretim, seracılık, gıda işleme ve sürdürülebilir turizm geliştirilmelidir.
Marmara’da ise sanayi yoğunluğunu daha da artırmak yerine mevcut tesislerin verimliliği yükseltilmeli, uygun yatırımların Anadolu’ya yönlendirilmesi sağlanmalıdır.
Bütün bu planlamada lojistik imkânlar belirleyici olmalıdır. Demiryolu bağlantıları, kara yolları, enerji maliyetleri ve pazarlara erişim hesaplanmadan yapılacak yatırımlar kalıcı kalkınma sağlayamaz.
Önemli olan yalnızca fabrika kurmak değil, bulunduğu bölgenin kaynaklarıyla üretim yapabilen, istihdam sağlayan ve ayakta kalabilen ekonomik merkezler oluşturmaktır.
TARIM VE HAYVANCILIK YENİDEN ÖNCELİK OLMALI
Anadolu’nun birçok köyünde genç nüfus azalırken tarım arazileri yeterince değerlendirilemiyor, hayvancılık işletmeleri çeşitli ekonomik güçlüklerle karşılaşıyor.
Üreticinin finansmana, teknolojiye ve pazara erişimi kolaylaştırılmalıdır.
Genç çiftçilere uzun vadeli destekler sağlanmalı, kooperatifler güçlendirilmeli ve tarımsal ürünlerin mümkün olduğunca üretildikleri bölgelerde işlenmesi teşvik edilmelidir.
Örneğin hayvancılığın güçlü olduğu bir bölgede yalnızca canlı hayvan satışıyla yetinilmemeli; et, süt, peynir ve diğer ürünlerin işlenmesiyle oluşan ekonomik değer de bölgede kalmalıdır.
Bu yaklaşım hem kırsal istihdamı artırır hem de büyükşehirlere yönelik göç baskısını azaltabilir.
AFET RİSKİNİ AZALTMAK PLANLAMAYLA BAŞLAR
Yaşadığımız afetler bize şehirleşme anlayışımızı yeniden değerlendirmemiz gerektiğini gösteriyor.
Dere yataklarına bina yapmak, deprem riski taşıyan zeminlerde denetimsiz yapılaşmaya izin vermek, yağmur suyunun toprağa ulaşmasını engellemek ve altyapı kapasitesini dikkate almadan yeni yerleşimler açmak ciddi sonuçlar doğuruyor.
Nüfusun Anadolu’ya dengeli dağıtılması bu baskıyı azaltabilir. Ancak yeni yerleşim merkezlerinin de afet riskleri dikkate alınarak planlanması şarttır.
Depreme dayanıklı yapılar, güçlü altyapı, doğru arazi kullanımı ve doğal alanların korunması bütün şehirlerimiz için vazgeçilmez olmalıdır.
ARTIK KALKINMANIN YÖNÜ DEĞİŞMELİ
Türkiye’nin ihtiyacı, birkaç büyükşehrin sürekli genişlediği bir ekonomik yapı değil, ülkenin farklı bölgelerinin kendi potansiyeliyle gelişebildiği dengeli bir kalkınma modelidir.
Bunun için devletin yatırım teşvikleri, sanayi politikaları, tarımsal destekleri ve ulaşım projeleri ortak bir plan çerçevesinde yürütülmelidir.
Erzurum’daki genç iş bulmak için İstanbul’a gitmek zorunda kalmamalı. Kars’taki üretici emeğinin karşılığını kendi bölgesinde alabilmeli. Sivas’taki aile çocuklarına gelecek sunabilmek için memleketini terk etmek mecburiyetinde kalmamalıdır.
Bir ülkenin gelişmişliği yalnızca büyükşehirlerindeki gökdelenlerle değil, en uzak kasabasındaki vatandaşının yaşam kalitesiyle ölçülür.
Bugün büyükşehirlerin altyapı sorunlarını, trafik yoğunluğunu ve afetler karşısındaki kırılganlığını konuşurken meselenin temelindeki nüfus ve yatırım dengesizliğini de görmeliyiz.
İstanbul’un yükünü hafifletmek, Anadolu’nun ekonomik gücünü artırmakla mümkündür.
Artık şehirleri sınırsız büyütmek yerine, ülkenin tamamını dengeli biçimde kalkındırmalıyız.
Çünkü Türkiye’nin geleceği, birkaç büyükşehre daha fazla insan sığdırmakta değil; insanımıza doğduğu topraklarda insanca yaşama imkânı sunmaktadır.
Güçlü şehirler istiyorsak önce güçlü bir Anadolu inşa etmeliyiz.
Tahsin Kara
Gazeteci – Yazar







YORUMLAR